7 Ocak 2020 Salı

Afrika’daki Bir Mağarada, İnsanların 170 Bin Yıl Önce Yemek Pişirdikleri Keşfedildi!

Fotoğraf açıklaması yok.

Afrika’daki Bir Mağarada, İnsanların 170 Bin Yıl Önce Yemek Pişirdikleri Keşfedildi!
İlk insanın kaynağını bulma yönündeki araştırmalar devam ederken, Güney Afrika’nın Lebombo dağlarındaki bir mağarada bulunan 170 bin yıllık pişirilmiş yemek artıkları insanlık tarihini değiştiriyor.
Lebombo dağlarındaki Border mağarasında arkeologlar tarafından 2015 yılından beri yürütülen araştırmalarda gelinen noktadaki yeni bulgular, insanoğlunun açlığını gidermek için bitki ve sebzeleri pişirdiği tarihi çok daha eskiye çekerek 179 bin yıl öncesine götürüyor. Çalışma bununla da kalmayarak, insanların ahşap çubuklarla kök sebzeleri yer altından çıkardıklarını ve yemeklerini birbirleriyle paylaştıklarını söylüyor.
F: Dr. Lyn Wadley
Border Mağarası Kazıları, Güney Afrika
Uzmanlar, bu kadar uzun yıllar boyunca şaşırtıcı bir şekilde böylesine korunarak günümüze ulaşan yemek kalıntılarının, besleyici, karbonhidrat ve lif açısından zengin yerin altında yetişen, günümüzdeki patates benzeri kök sebzeye ait olduğunu belirtiyorlar. Günümüzde de besleyici özelliği ile bilinen bir cins hypoxis olduğu belirlenen bitki soğanına Afrika patatesi de deniyor.
F: Dr. Lyn Wadley
Hypoxis angustifolia çiçeği – Bulunan yemek artıkları bu çiçeğin yer altındaki yenilebilir kök kısmından oluşuyor.
Bulgular, mağaranın çevresinden toplanan bitkinin, mağaranın içine getirilerek ateşte pişirildiğini gösteriyor. Çiğ olarak sert olan, ancak pişirildiğinde yumuşayan yüksek enerjili bu tarz karbonhidratların, protein kaynaklı etlerle birleştirildiğinde gayet dengeli ve sağlıklı bir beslenme programı oluşturduğu da söyleniyor.
İnsanlık, günümüzde kullanılan takvime göre daha sadece 2 binli yıllardayken, günümüzden 170 bin yıl öncesinde yaşayan insanlar olduğunu ve mağaralarda yemek pişirdiklerini algılamaya çalışmak bazen zor olabiliyor. Ancak günümüzdeki teknolojinin ve bilimin geldiği noktada, dönüp yaşadığımız zamana baktığımızda aslında insanlık tarihinin boyutlarında sadece küçücük bir nokta olduğumuzu görebiliyoruz. Bazen korkutucu olabilen bu gerçek, her geçen gün yeni keşiflerle tarihi yeniden yazmaya devam ediyor.

En Eski Pişirilmiş Bitki Kalıntıları Afrika’da Bulundu



En Eski Pişirilmiş Bitki Kalıntıları Afrika’da Bulundu

Güney Afrika’daki mağarada 170.000 yıllık küllerde bulunan kömürleşmiş parçalar, şimdiye kadar bilinen en eski pişirilmiş kök sebzeleri çıktı.

İnsanlar çok uzun zamandır pişmiş sebze yiyorlar. C: Getty
Bulgular, gerçek ‘paleo diyetin’ modern patateslere benzer şekilde karbonhidrat bakımından zengin birçok kavrulmuş sebzeyi içerdiğini gösteriyor.
Araştırma lideri Lyn Wadley, “Bence insanlar karbonhidratlar ve proteinlerin bir kombinasyonundan oluşan çok dengeli bir diyet ile besleniyorlardı.” diyor.
Araştırma ekibi 2016 yılında Güney Afrika’daki Border mağarasında bir kül tabakasında düzinelerce kömür parçası buldu. Bu kül tabakası, erken insanların ateşlerinden geriye kalmıştı.
Border Mağarası kazıları. C: Dr. Lucinda Backwell
Sonraki yıllarda yüzlerce modern bitkinin kömürleşmiş kalıntılarını bir mikroskop altında inceleyen ekip, nihayetinde kömür parçalarını Hipoksis cinsinden bir bitkinin rizomları (yeraltı gövdeleri) olarak tanımlayabildi.
Daha önce kök sebzelerin ve diğer bitkilerin tohumları, İsrail’de erken insanların yaşadığı 800.000 yıllık bir arkeolojik alanda bulunmuştu, ancak yeni bulgular bitkileri pişirmenin ilk açık kanıtı.
Wadley, “Hipoks bitkilerinin rizomları patates gibi karbonhidratlar açısından zengin olabilir, ancak bir yer elması gibi tadı vardı.” diyor. Bu bitkiler günümüzde hala yeniliyor, ancak aşırı sömürü nedeniyle nadir hale geldiler.
Güney Afrika’da yer alan Lebombo dağlarındaki Border Mağarası girişi. C: Ashley Kruger
Rizom parçalarının bolluğu, kavrulmuş kök sebzelerin, erken insanların çok fazla et yediğine dair popüler düşüncenin aksine, diyetin ortak bir parçası olduğunu gösteriyor. Paleo diyetin, atalarımızın yediklerine dayanan çoğu versiyonu, insanların patateslerin yanı sıra tahıllardan da kaçınmasını tavsiye ediyor.
Wadley, “Korkarım paleo diyet gerçekten yanlış bir isimlendirme.” diyor.
Erken insanların ne yediğine dair fikirlerimiz, bitki kalıntılarının günümüze ulaşma olasılığının, hayvan kemiklerinden daha az olması ve araştırmacıların nadiren onları araması nedeniyle çarpıtılmış olabilir.
Hypoxis angustifolia. C: Dr. Lyn Wadley
Wadley, “Birçok arkeolog botanik kalıntılarla ilgilenmiyor” diyor.
Bir Hipoks türüne yaygın olarak Afrika patatesi (Hypoxis hemerocallidea) denirken, bu bitkinin sarı rizomları acıdır ve gıda yerine tıbbi amaçlar için kullanılır. Border Mağarası insanları muhtemelen çok daha lezzetli olan Hypoxis angustifoli gibi beyaz rizomlu bir tür yiyorlardı.

New Scientist. 2 Ocak 2020.
Makale: Wadley, L., Backwell, L., d’Errico, F., & Sievers, C. (2020). Cooked starchy rhizomes in Africa 170 thousand years ago. Science, 367(6473), 87-91.

6 Ocak 2020 Pazartesi

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi


3500 Yıllık bir mezar maskesinin keşif anı... Dalıp gitmiş o bakış...
Maske, Firavun Hatşepsut (M.Ö. 1479 - 1458) döneminde yaşamış Djehuty isimli üst düzey birine ait

5 Ocak 2020 Pazar

İNSANIN YARATILIŞ Mısır

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi


İNSANIN YARATILIŞ
Mısır
İnsanın yaratılışı Mısır söylencelerinde özel bir konuma iyeli değildir. Bu biçim oldukça ilgi çeker ve olasılıkla gider, Greklere kaynaklık eder.
Ölüler Kitabı’nın Orta Krallık zamanındaki bir yorumu olan söylencede Atum’un yeryüzünü yarattıktan sonra insanı doğrudan yaratıp yaratmadığı hiç belli değildir ya da oldukça gizlidir. Üstüne üstlük, “insanın kültürel biçimlerden sonra mı yoksa önce mi yaratıldığı” da açık değildir; ancak Atum’un insanı kendi göz yaşından yaratması ile Babilli Marduk’un insanı bir tanrının kanından yaratması ve ikisinde de bir tanrının özütünün kullanılması biçimleri, az da olsa benzeşir.
Mısır’da, genelde kökeni güneşin ışığı (“Atum”) olan ve onunla birlikte varlık bulan, kaynağını gene bu ışıktan alan, onunla karışan “ruhun ışığını”, Horus’un gözleri simgeler. Bununla bağlantılı olarak, Horus’un gözlerinin de eşyayı ve insanları yarattığına inanılır. Göksel yüzün gözleri evreni görünce evren beden bulur ve güneşin ışıkları bir gözyaşı dalgası denli evreni kaplar, böylece Horus’un gözünden dökülenler, insanlara ve tanrılara gereken yaşamı verir[1].
Elde bulunan öteki betimler, tanrı Khnum’un çömlekçi çarkında insana biçim verdiğini bildirmektedir. Biçimin İbranilere yansıdığı düşünülürse, Yahveh de bir çömlekçidir[2] ya da insanı bir çömlekçinin yaptığı denli kilden biçimlemiştir[3]. Birçok metinde tanrı Khnum’un yaratıcı etkinliğine çeşitli göndermeler yapılmaktadır; ancak insanla tanrı arasındaki çizgi, Mısır’da, Samiler denli keskin değildir ve dolaysıyla Mısır söylencelerinde insanın yaratılışı pek de vurgulanmış sayılmaz[4]. Nil’de bir ada olan Elefantin’in bir koçla simgelenen tanrısı Khnum ile yaratılış arasında kurulan bu ilişki ve onun her insanı kilden yarattığına değgin inanç[5] Mezopotamya ile birebir benzeşir; ancak Sümerlerden buralara koşarak gelmiş denli, genel Mısır inancından ayrılıverir de.
[1] Champdor s.53.
[2] KM-EA İşaya 64:8.
[3] KM-EA Yeremya 18:6.
[4] Hooke s.88.
[5] Bratton YM s.64.

İstanbul'daki bilinen en eski Afrikalıya ait iskelet bulundu


İstanbul'daki bilinen en eski Afrikalıya ait iskelet bulundu

İstanbul'daki bilinen en eski Afrikalıya ait iskelet bulundu

İstanbul'da, Küçükçekmece Gölü kenarında düren antik Bathonea kenti arkeoloji kazılarında, yaklaşık bin yıl önce Afrika kıtasından geldiği düşünülen bir insana ait kafatası ve çeşitli kemikler bulundu. Alanda bugüne dek bulunan 45 mezardan 70 iskeletçıktı: Bunladan 28’i erkek, 25’i kadın, 17’si ise 4 ve daha küçük yaştaki çocuklara ait.
İstanbul'un tarih öncesini aydınlatmak için on yıl önce Küçükçekmece Gölü kenarında başlayan Bathonea kazıları, 2020 yılına önemli bir arkeolojik keşifle girdi.
2008 ve 2009 yıllarında dünyanın en büyük arkeolojik keşifleri listesine giren Bathonea’da, yaklaşık bin yıl önce Afrika kıtasından geldiği düşünülen bir insana ait iskelet bulundu.
İskeletin kafatası ve beden kemiklerinde yapılan incelemede köle olmadığı ve doğal yollarla öldüğü belirlendi.
Milliyet'ten Gökhan Karakaş'ın haberine göre, 2007 yılında başlayan bilimsel kazılarla dünya tarihini yeniden yazan Bathonea’da üç yıllık aranın ardından kazılar tekrar başladı ve yeni yıla şaşırtarak girdi.
Afrikalı kafatası, diğerlerinin yanında kolayca fark edildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle İstanbul Tarihöncesi Araştırmaları (İTA) kapsamında Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Şengül Aydıngün başkanlığında süren kazılar, dünya arkeoloji tarihinde yine çok konuşulacak bir keşfe ev sahipliği yaptı.
Küçükçekmece Gölü’nün Avcılar kıyısında 15 gün süren kazılarda bir iskeletin kafatası bulundu. Kafatası, bulunan 70 kafatasından farklı olarak daha geniş yüz ve alın yapısı, yayvan burnu ve öne çıkık çenesiyle dikkat çekti. Adalet Bakanlığı İstanbul Adli Tıp Kurumu Kemik ve Diş İnceleme Şubesi Müdür Vekili ve Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ömer Turan, kafatasının Afrika kıtasından gelen bir insana ait olduğu düşüncesinde yoğunlaştı.
Diğer kafataslarıyla karşılaştıran uzman bilirkişi Dr. Turan, yaklaşık bin yıl önce Afrika kıtasından İstanbul’a geldiğini düşündüren bireyin doğal yollarla öldüğünü tespit etti. İstanbul’daki kazılarda bulunan ilk Afrikalı kafatası olduğunu söyleyen Dr. Turan, “Afrikalı’nın vücudunda bozulma ya da tahribat olmaması köle, forsa ya da hizmetli olmadığını ve doğal yollarla öldüğünü gösteriyor. Geniş alnı ve çene yapısı Afrika kıtasından geldiğini kanıtlıyor. Diğer kafataslarından farkı ortada. 30-40 yaşlarında erkek olduğunu tahmin ettiğimiz insan, İstanbul’un tarihsel önemini tekrar ortaya koydu. 10 yılda pek çok iskelet bulduk ama Afrikalı olması çok kültürlülüğünün kanıtı” dedi.
Afrika'dan ticaret malları getirip satan bir tüccar olduğu düşünülüyor
“Afrika'dan ticaret malları getirip satan bir tüccar olduğunu düşünüyoruz” diyen kazı başkanı Doç. Dr. Şengül Aydıngün, kafatasının Bathonea’daki arkeolojik çalışmaların devam etmesi için önemli mesaj verdiğini ve kazıların ilerlemesiyle kent tarihinin dünyayı daha çok şaşırtacağını belirtti.
Doç. Dr. Aydıngün, “Küçükçekmece Gölü’nün geçmişte Marmara Denizi’nin bir koyu olduğunu jeomorfolojik ve jeolojik incelmelerle anlamıştık. Akdeniz ve Ege’den, Karadeniz’e mal götüren ticari tekneler 5 bin yıl bu limanı kullanmış. Yarımburgaz mağarasında 4 bin yıl önceki Minos uygarlığı teknelerine benzeyen resimleri var. Karaburun’da da antik liman kalıntılarını bulmuştuk.
2019 yılında kısa süren çalışmalarda, 9 ve 10’uncu yüzyıllarda bölgenin ticari hareketlilik yaşadığını kanıtlıyor. Avrupa’nın kuzeyindeki Vikingler’den Afrika kıyılarına uzanan ticaret hareketliliği varmış. Bathonea, uluslararası deniz ticaretinin aktarma noktası gibi görünüyor” dedi.
Dr. Ömer Turan: 45 mezarda 70 iskelet buldukl
Dr. Ömer Turan, 45 mezarda 70 iskelet bulduklarını, 28’inin erkek, 25’inin kadın, 17’sinin de 4 yaşına kadar çocuk olduğunu söyledi. Uzman bilirkişi Turan, 4 ile 17 yaş arası çocuk ve gençlerin bulunmamasının ilginç olduğunu ve soru işaretini çözmek için çabaladığını vurgulayarak, “Deniz ve göl kıyısında olmalarına rağmen deniz ürünü yememeleri ilginç. Ama ölümlerinde, işkence ya da cinayet ihtimali az. Toplu ölüm de yaşanmamış. Kemik hastalıkları ve vitamin eksikliği gözlemledik, bu da beslenme zorluğu çektiklerini gösteriyor. Yaş ortalaması 24-25 arasında değişse de 50 yaşına kadar gelenler de olmuş. Bathonea şaşırtmaya devam edecek” dedi.
Dr. Şeniz Atik: 20 bin cam parçası ne denli bir büyük tarihsel zenginlik üzerinde olduğumuzu kanıtlıyor
Kazı Başkan Yardımcısı Dr. Şeniz Atik, “1500 yıl öncesine tarihlenen 20 bin cam parçası ne denli bir büyük tarihsel zenginlik üzerinde olduğumuzu kanıtlıyor” dedi.
Bathonea’da, tarım bilgisinin Avrupa’ya İstanbul üzerinden geçtiğini ispatlayacak çakmak taşı aletlere ulaşılmıştı. Avrupa kıtasındaki ilk Hitit izleri, antik tarihçilerin söz ettiği ama maddi kanıtı olmayan Trak/Frig kavimlerinin 3 bin yıl önce İstanbul Boğazı’ndan Anadolu’ya göçü, Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in 1600 yıl önce yaptırdığı imparatorluk sarayı, İstanbul’un ilk Hristiyan şehitliği gibi şaşırtan verilere ulaşılmıştı.
Gökhan Karakaş - Milliyet

BERBERİLER tanıyalım... Kimliğini Arayan Kadim Bir Halk:


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, ayakta, gökyüzü ve doğa

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, açık hava ve doğa


BERBERİLER tanıyalım...
Kimliğini Arayan Kadim Bir Halk:
BerberilerYazar: Tolunay Bayram on 14 Haziran 2017
Bizim berberiler olarak bildiğimiz Kuzey Afrika halkı, kendilerine Amazigh ve çoğul anlamda İmazighen diyor. Bu kelimenin anlamı ise “özgür insan” anlamına geliyor. Berberiler hakkında bildiklerimizin ötesinde bilmediklerimiz çok daha baskın durumda. Bu kalabalık kadim halk, bir Arap boyu gibi algılanıyor ancak gerçek bu değil.
Berberiler küçük kabileler halinde hala tüm bölgeyi geziyorlar.
Berberiler, Araplar öncesinde bölgede yaşamış olan bir halk olarak kendilerini tanımlıyor. Aslında 325 milyonluk Arap dünyası içerisinde sayılan bu topluluklar, Arap halkından oldukça farklılaşmış ve 7 yüzyıldaki Pan-Arabizm ile Arap olarak tanımlanma serüvenleri başlamakta.
Ancak berberilerin özgün karaktere ve geçmişe sahip bir Kuzey Afrika halkı olduğunu söylemek gerekir. Berberi adı, Araplar’dan köken, gelenek, dil, edebiyat, sanat ve tarih açısından oldukça farklı bir grubu temsil eden bir isim.
Berberiler bugün itibari ile Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Mali, Nijer ve Mauretania’da dağınık gruplar halinde yaşıyor. Dil olarak Afro-Asya dil ailesi içerisindeki Amazigh dillerini konuşuyorlar.
Nüfus
Minimum rakamlarla Fas’ta 14 milyon, Cezayir’ de 9 milyon ve dağıldığı diğer bölgelerde daha küçük boyutlu kitleler halinde hayatlarına devam ettikleri biliniyor. Ancak köken üzerinden tahmini nüfus sayımları, Berberi nüfusunun bölgede yaklaşık olarak 23 milyon ile 50 milyon civarında bir nüfusa sahip olabileceğini gösteriyor.
Kimlik
Berberi ismi aslında Romalıların bu topluluklara bir çeşit yakıştırması ve bilindiği kadarıyla bu halkın bireyleri bu isimden bir şekilde rahatsızlık duyuyor. Özgür insan tabirini sahipleniyorlar. Bildiğimiz kadarıyla İspanya’yı işgal eden Orta Çağ Arap kültürü, o bölgeye Arap Müslüman kültürünü ve Arapça’yı kabul eden Berberiler tarafından taşındı.
Bugün özellikle Fas ve Cezayir nüfusunun oldukça baskın bir kısmı (%65 – %75) berberi nüfusundan oluşmakta. Ancak bizim bildiğimiz anlamda turistik berberi gruplar ise bütün bir Kuzey Afrika coğrafyasına dağılmış bulunuyor. Çivit renkli giysileri, devam ettikleri göçebe hayatları ile hala Kuzey Afrika coğrafyasını adımlayan daha küçük boyutlu kabileler de mevcut.
Peki çoğunluğu Berberi olan Fas ve Cezayir’i niçin Arap olarak bilmekteyiz? Bunun aslında çok da şaşırtıcı olmayan bir nedeni var. Arapların bölgedeki politik üstünlüğü ve kültürel baskınlığı bu duruma kaynaklık ediyor.
Arap siyasi azınlığının Berberiler karşısındaki sindirme politikası yüzyıllardır süregelmekte. Son yıllarda Ay ışığı olarak adlandırılan Kuzey Afrika’nın batısında berberilerin ulusal kimliklerini koruma ve baştan yaratma çabaları hız kazanmış durumda. Fas ve Cezayir okullarında berberilik müfredatta bulunuyor. Hatta bu hakkı kazanmak için 2000’lerin başlarında bölgede bazı gösteriler de yapılmıştı.
Kuzey Afrika’nın en gelişkin ülkelerinden Fas.
Tarih
Yapılan araştırmalarda berberi toplumunun bölgedeki varlığı tarihöncesi dönemlere kadar uzanıyor. Mağara kaya sanatı resimlerinde ya da Neolitik dönem topluluklarında Berberi topluluğun izlerini gösteren bazı detaylar mevcut.
Ancak bir bütün olarak tüm bir Berberi tarihi okuması aslında bu geniş topluluğun tarihsel durumundan dolayı pek mümkün değil. Mesela Berberi halkları bütün bir coğrafyayı kapsayan tek bir imparatorluk kurmamışlardır Bunun yerine farklı coğrafi bölgelerde daha küçük boyutlu krallıklar kurmuşlar ve bu krallıklar uzun ömürlü olmamıştı.
Berberi bölgesinde pek çok tarihi “süper gücün” hakim olduğunu bilmekteyiz. Romalılar, Yunanlar, Bizans, Osmanlı büyük Arap krallıkları gibi güçler bölgede uzun dönemler boyunca hakim oldu.
Bölgede yaklaşık olarak MÖ 2000’den beri Amazigh dillerinin konuşulduğu biliniyor. 1. yüzyılda Yunanistan, Kartaca ve Romalıların hakim olduğu bölgenin yerli sakinleri konumdaydı.
Yine aynı dönemlerde bir dizi Berberi krallığı kurulmuştu. Mauri, Masaesyli, Massyli, Musulami, Gaetuli, Garamantes gibi krallıklara ek olarak Kartaca ve Roma etkisinde bir dizi berberi krallığı biliniyor.
Bu krallıklardan Nimidia ve Mauretania, 2. yüzyılın sonlarından tamamı ile Roma hakimiyeti altına girmişlerdi. Ancak diğer krallıklar ise 429 Vandal istilası, 533 Bizans fethi sonrasında 7. 8. yüzyıllardaki Arap istilasına kadar yaşamışlardır.
Zaten bir şekilde bu krallıkların sonunun gelmesinin ardından Arapların bu bölgedeki üstünlüğü günümüze kadar devam etti.
Kronolojik olarak baktığımızda Berberilere dair ilk kayıtlar Antik Mısır’dan bilinmekte. MÖ 3000’e tarihlenen bazı kayıtlarda bölge halkı hakkıında bazı bahisler mevcut. Daha sonrasında ise MÖ 1000’de Fenikeliler ile yapılan ticaretten yine bugün Berberi olarak bildiğimiz topluluktan bahsediliyor.
Dil
Berberilerin ana dili olarak Tamazight denilen dil gösteriliyor. Bu dil Antik Mısır dili ile beraber Afro-Asya dil ailesinin Afrika dalına ait. Bu dil de farklı lehçeler ile birbirinden ayrılıyor. Oldukça köklü bir dil olduğu düşünülen bu dil, etnologlar tarafından Eski Fenike dili ile karşılaştırılıyor.
Tamazight dilinde yalnızca üç adet sesli harf bulunıyor (a, i, u,). Ancak sesli harflerdeki bu tasarruf, 38 adet sessiz harf ve eklemeler ile gideriliyor. Aksan işaretleri ve harf çiftlemeleri gibi uygulamalar ile kullanım genişletiliyor.
Ekonomi
Berberi ekonomisi büyük ölçüde çiftçiliğe dayalı. Buna ek olarak dokuma, çanak çömlek, metal işçiliği, deri işçiliği ve yerel ve uzun mesafeli ticarete bağımlı durumda.
Gündelik yaşam ve konut
Berberi konutları, mağaralardan düz çatılı veya kırma çatılı evlere ve çadırlara kadar geniş bir çeşitliliğe sahipt. Daha doğrusu konutlar, kalelerden, çadırlara kadar değişiyor. Konutu ne biçimde olduğu fark etmeksizin evin yöneticisi ise o evin kadınıdır. Kadınlar için ev etrafındaki birkaç buluşma noktası varken, erkekler için ise çok daha geniş bir alan ayrılmış durumda. Ancak bu anlayış Arap etkisinden biraz daha izole olan bazı kabilelerde çok daha farklı. Mesela Orta Sahra’nın göçebe kabilelerinden Tuareg kabilesinden kadınlar kocalarını seçerler ve tüm kabileyi kadınlar yönetir. Bir çeşit anaerk olarak özetleyebileceğimiz bu durum, bölge hakkında kültürel bir ön yargıya sahip kişiler için oldukça şaşırtıcı olabilir.
Geniş bir coğrafyada hiç de azımsanmayacak olan büyük bir halk olan Berberiler, yaklaşık olarak bu bölgedeki ilk kültürel izlerini 12.000 yıl önce bırakmışlar ve o dönemden bu döneme yaşamlarını sürdürmüşler. Kuzey Afrika’nın özel ve zorlayıcı şartları karşısında binlerce senelik bir gelenekle yaşamlarını bütün asimilasyon çabaları arkasında kendi tecrübeleri ile sürdürmekteler. Politik ve kültürel bir azınlık muamelesi gören halk, kendi gücünün farkına yavaş yavaş varmakta.
Sonuç
Bütün büyük güçlerin binlerce yıldır sahip olduğu kaynaklar yüzünden ilgi odağı olan bölge, bugün yine ilgi odağı konumunda. Bitmek bilmeyen savaşlar, bazı kazanımlar, bağımsızlık mücadeleleri kazanmışlar, bazı bölgelerde din kisvesi altındaki kaynak savaşlarının tarafı oldular. Sömürgecilikten kurtulmak için büyük savaşlar vermiş olan bu kadim halk, tarihin en büyük devamlılıklarından birini göstererek kendi coğrafyalarında yaşamlarına devam etmekte.

BERBERÎLER




BERBERÎLER

Madde Planı
I. TARİH
II. SOSYAL HAYAT
III. DİN
IV. DİL
I. TARİH
Berberî adı eski Yunan kaynaklarında Barbaroi, Latin kaynaklarında Barbari (barbar) olarak geçmektedir. Yunan ve Latin dünyasının dışında oldukları için burada yaşayan halk bu adla anılmıştır. Romalılar Kuzey Afrika’yı işgalleri sırasında ciddi bir mukavemetle karşılaşmışlar, hâkimiyetlerini ve medeniyetlerini kabul etmemekte direnen bölge halkına Barbaros demişlerdir. Araplar bu bölgeye geldiklerinde Bizanslılar’dan duydukları Barbaros kelimesini Berber olarak telaffuz etmişler ve kelimenin bu şekli yaygınlık kazanmıştır. Bununla beraber bazı Arap kaynakları kelimenin aslını efsanevî bilgilerle açıklama yoluna gitmişlerdir. Ancak bu açıklamaların etimolojik bakımdan gerçekle bir ilgisi yoktur.
Berberîler’in menşeini ve anayurtlarını kesin olarak tesbit edebilmek için gerekli kaynak malzemesi henüz mevcut değildir. Berberî dilinin aslı hâlâ ilim âlemince tartışılmaktadır. Diğer taraftan gerek arkeolojik kalıntılar gerekse eski Yunan, Latin ve Arap kaynakları bu hususta birbirine uymayan bilgiler vermektedirler. Antik müelliflerin bir kısmı Berberîler’in Kuzey Afrika’nın yerli halkı olduğunu, diğer bir kısmı doğudan geldiklerini, üçüncü bir grup anayurtlarının Ege bölgesi olduğunu ileri sürerler. Arap kaynakları ise Berberîler’in Yemen’den veya Ken‘an ülkesinden (Filistin ve Lübnan sahilleri) Hz. Dâvûd’un Kral Câlût’u öldürmesinden sonra Kuzey Afrika’ya gittiklerini kaydederler. Çağdaş ilim adamları da bu farklı kaynak malzemesi karşısında kesin bir hükme varamamaktadırlar.
Berberîler’in Kuzey Afrika’da ne zaman ortaya çıktıklarını veya buraya ne zaman geldiklerini kesin olarak tesbit etmek de mümkün değildir. Ancak kaynakların verdiği bilgilerden bu hadisenin milâttan önce I. binyılın başlarında olduğu tahmin edilmektedir. Berka’dan Atlas Okyanusu’na kadar bütün Kuzey Afrika’ya yayılmış olan Berberîler’i Eskiçağ kaynakları farklı isimler halinde vermektedirler. Bunlardan Berka ve Trablus arasında oturanlara Nesâmûn ve Psîl, Büyük Sahrâ’da göçebe bir hayat sürenlere Geramânt, Tunus sahillerinde yaşayanlara Mâkîl ve Mâksî, Doğu Mağrib’de oturanlara Müsûlân ve Numidyalı, güneyde çöl sınırında ve yüksek yaylalarda bulunanlara Getul, Orta ve Uzak Mağrib’de olanlara ise Mevr (Maures) adı verilmektedir. Coğrafî şartların da tesiriyle çeşitli kabilelere ayrılan Berberîler bir araya gelip bir güç oluşturamadıkları için dışarıdan gelen istilâlara engel olamamışlardır. Nitekim milâttan önce I. binyılda sahil boyunda Fenike kolonilerine ve Kartaca Devleti’nin kurulmasına karşı koyamamışlardır. Aynı durum, milâttan önce IV. yüzyılda başlayan Yunan kolonilerinin kurulması için de söz konusudur. Milâttan önce III. yüzyılın ortalarından itibaren ülkenin batı taraflarında bazı krallıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunlardan Numidya Krallığı, Roma Cumhuriyeti’nin desteğiyle bugünkü Cezayir ve Tunus’ta yaşayan Berberîler’i hâkimiyeti altına almıştır. Ancak bu devlet uzun ömürlü olmamış ve milâttan önce 46 yılında yıkılmıştır. Bundan sonra Roma Kuzey Afrika’ya tam mânasıyla yerleşmeye başlamış ve bölge eyalet olarak Roma’ya bağlanmıştır.
Berberîler üzerindeki Roma hâkimiyeti beş asır kadar devam etmiştir. Bu süre zarfında sahil şehirlerinde yaşayan Berberîler’in Latin kültürünü benimsemelerine rağmen iç kısımlarda dağlarda, yaylalarda ve çölde yaşayanlar kendi kültürlerini devam ettirmişlerdir. Roma bunlardan bir miktar vergi ve asker almakla yetiniyordu. Roma’nın nüfuz sahası dışındaki Berberîler kabile hayatı yaşıyorlardı. Hâkimiyet altında bulunanlar da zaman zaman bağımsızlıklarını kazanmak için isyan etmişler, kısa süreli başarılar kazanmışlar, fakat Roma hâkimiyetinden kurtulamamışlardır. Roma İmparatorluğu’nun III. yüzyıldan itibaren zayıflamaya başlaması bu isyanları daha da arttırmış, ancak kabileler ortak düşmana karşı birlikte hareket edemedikleri için istenilen sonuç elde edilememiştir. Bununla birlikte bu mücadeleler Kuzey Afrika’da Roma’nın gücünün zayıflamasına sebep olmuştur.
Avrupa’da ortaya çıkan Kavimler göçü neticesinde İspanya üzerinden Afrika’ya geçen Vandallar, V. yüzyılın ortalarına doğru Kral Geiserich idaresinde başşehir Kartaca olmak üzere bir devlet kurdular. Geiserich Berberîler’le mücadeleye girme yerine onlarla iyi geçinmeyi tercih etti ve onlardan asker olarak faydalanma yoluna gitti. Vandallar daha ziyade bugünkü Cezayir’de hâkimiyet kurmuşlardı. Batıda Moritanya, Kabiliya, Evrâs, doğuda Trablus bölgelerindeki Berberî kabileleri bağımsızlıklarını devam ettirdiler. Vandallar’ın Kuzey Afrika’daki hâkimiyetleri bir asır kadar sürmüştür. Bizans İmparatoru Iustinianos’un kumandanlarından Belisarios birkaç aylık bir mücadeleden sonra 534 yılı başlarında Vandal Devleti’ne son vermiştir.
Berberîler Bizans hâkimiyetine karşı da şiddetle mukavemet gösterdiler. Bizans Kuzey Afrikası’nın idarî merkezi Kartaca idi. Bizans valilerinin halka zulmederek ağır vergiler toplamaları yüzünden çiftçiler topraklarını terketmiş, ticaretle uğraşanlar dükkânlarını kapatmışlardı. Bu arada soygunlar çoğalmış ve neticede büyük isyanlar çıkmıştır. Sahil şeridi dışında kalan Berberî kabileleri bağımsızlıklarını korudukları gibi Bizans kuvvetleriyle de amansız bir mücadeleye girdiler. Belisarius’un ayrılmasından sonra Iustinianos tarafından gönderilen yeni vali Solomon Berberîler’le çetin savaşlar yapmak zorunda kaldı. Bu sırada Numidya’daki Berberîler isyan etti. İlk çarpışmalarda Bizans kuvvetleri ağır kayıplar verdiler. Fakat Kayrevan’ın batısında Mamma’daki savaşta Berberîler ağır bir yenilgiye uğradılar (535). Ancak bu yenilgi Berberîler’i yıldırmadı. Tekrar harekete geçerek bazı başarılar kazandılar. Hatta Belisarius geri dönmek zorunda kaldı ve Solomon valilikten alındı. Yeni Bizans valileri de bir varlık gösteremeyince Solomon tekrar vali tayin edildi. Solomon bu ikinci valiliği sırasında Evrâs bölgesi üzerine bir sefer yaparak Yabdas idaresindeki Berberîler’le mücadeleye girişti ve onları mağlûp ederek bugünkü Fas’a kadar ilerledi. Fakat kısa bir süre sonra Trablus ve çevresinde oturan Levâte kabilesine karşı yaptığı bir seferde öldürüldü (546). Valinin öldürülmesi Bizans’ın durumunu çok zorlaştırdı. Bizans İmparatoru Iustinianos bu tehlikeli durumu düzeltmek için imparatorluğun doğu sınırında büyük başarılar kazanmış olan Ioannes Troglita’yı buraya vali tayin etti. Ioannes önce Levâteliler’in ilerlemesini diğer Berberî kabilelerinin yardımı ile durdurdu ve iki yıllık çetin bir mücadeleden sonra Berberî tehlikesini bertaraf ederek sükûneti sağladı. Ancak bütün Berberîler Bizans’ın hâkimiyeti altına girmemiştir.
İslâm fethinden önce Berberîler üç büyük grup halinde Berka’dan Atlas Okyanusu’na kadar yayılmışlardı. 1. Doğuda Trablus, Berka, Cerîd ve Evrâs bölgelerinde Levâteliler (Hevvâre, Avrîga, Nefzâve, Evrebe); 2. Batıda Orta ve Uzak Mağrib’de Sanhâceliler, Küçük Kabîliye’de Kutâmeliler, Büyük Kabîliye’de Zuvâveliler, Kabîliye ile Şelif arasında Cezayir sahillerinde Zenâteliler, Şelif’ten Mülûye’ye kadar uzanan sahada İfrenliler, Rif’te Gomâreliler, Fas’ın Atlantik sahillerinde Masmûdeliler, Büyük Atlaslar’da Cezûle, Güney Fas’ta Lemtalılar, Batı Sahrâ’da Sanhâceliler; 3. Trablus’tan Cebeliamur’a kadar yaylaların sınır boylarına, Orta ve Uzak Mağrib’e kadar yayılan Zenâteliler.
İslâm fetihlerinin başladığı yıllarda Kuzey Afrika’nın sahil kısımları Kartaca merkez olmak üzere Bizans’ın hâkimiyetinde bulunuyordu. Ancak sahil şeridinde bile Bizans idaresi güçlü değildi. Berberîler’se bütün ülkeye yayılmış halde idiler. Siyasî teşekkülleri kabilelerle sınırlıydı. Bu durum müslüman fâtihlerin işini oldukça kolaylaştırmıştır.
Berberîler’le müslümanlar arasındaki ilk münasebetler Hz. Ömer devrinde başlamıştır. Mısır fâtihi Amr b. Âs Ağustos 642 tarihinde bir kuvveti Berka’ya gönderdi. Bu kuvvet önce sahili takip etmiş, daha sonra güneye yönelerek Fizan’a kadar ilerlemiş, buradan kuzeybatıya doğru giderek Cebelinefûse’ye ulaşmıştır. Berberîler tarafından ciddi bir mukavemetle karşılaşmayan Amr İfrîkıye’ye (Tunus) sefer yapmak istemiş, ancak Hz. Ömer buna müsaade etmemiştir.
Müslümanlar Berberîler’e karşı Hz. Osman’ın halifeliği zamanında ciddi bir şekilde mücadeleye girdiler. Hz. Osman, Amr b. Âs’ın azlinden sonra Mısır valiliğine tayin ettiği sütkardeşi Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh’e Kuzey Afrika’ya sefer yapması için emir verdi. Bizans’ın Kuzey Afrika valisi iken merkezle bağlarını kopararak bağımsız hareket etmeye başlayan Gregorios müslüman kuvvetlerinin ilerlemesini durdurmak için Berberî kabileleriyle iş birliği yaptı. Gregorios’un kuvvetleri müstahkem Sübeytıla mevkiinde müslüman kuvvetlerini karşıladı. Abdullah b. Sa‘d birkaç gün ordusunu dinlendirdikten sonra hücuma geçti. İki ordu arasındaki savaş sonunda İslâm kaynaklarına göre Abdullah b. Zübeyr’in Gregorios’u savaş meydanında öldürmesi üzerine müslümanlar galip geldiler (647). Abdullah b. Sa‘d bu başarısına rağmen kuzeyden Bizans kuvvetlerinin saldırma ihtimali karşısında ordusunu tehlikeye atmamak için yapılan antlaşma teklifini kabul ederek Mısır’a döndü (648).
Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra başlayan iç mücadeleler fetihlerin, dolayısıyla Kuzey Afrika’daki askerî harekâtın durmasına sebep oldu. Bu durum Muâviye’nin halife olmasına kadar devam etti. Muâviye Mısır’a yeniden Amr b. Âs’ı vali tayin etti. Amr’ın bu ikinci valiliği sırasında Kuzey Afrika’ya yapılan akınlarda Muâviye b. Hudeyc ve Ukbe b. Nâfi‘ temayüz etmiştir. Halife Muâviye, Kuzey Afrika’nın fethinin daha kolay gerçekleştirilmesi için bir ordugâh şehrinin kurulması teklifini uygun bularak bu görevi Ukbe’ye verdi. Ukbe 670 yılında Mısır’ı Mağrib’e bağlayan yol üzerinde Kayrevan şehrini kurdu. Bu şehre doğudan getirilen Arap nüfus yerleştirildi. Yeni şehri hareket üssü yapan Ukbe sahildeki Bizanslılar ve iç kısımlardaki Berberîler üzerine akınlar yapmaya başladı. Ancak 675 yılında Mısır Valisi Muâviye b. Hudeyc’in ölümü üzerine Ukbe görevinden azledildi, hatta Kayrevan bile terkedildi. Yeni vali Ebü’l-Muhâcir Berberî kabileleriyle iş birliği yaparak bütün gücünü Bizans’la mücadeleye verdi. Ebü’l-Muhâcir’in 675 yılında mağlûp ettiği Evrebe kabilesi şeyhi Küseyle b. Lemzem ve maiyeti Hıristiyanlığı terkedip müslüman oldu, böylece bölgenin tarihinde yeni bir dönem başladı.
Bu sırada Ukbe b. Nâfi‘ Mısır’dan Dımaşk’a gelerek halifeye şikâyette bulundu, fakat İstanbul muhasarası bütün şiddetiyle devam ettiği için Muâviye Ukbe’yi yeni kuvvetlerle Kuzey Afrika’ya gönderemedi. Bu olaylar cereyan ederken Muâviye öldü, yerine geçen Yezîd Ukbe b. Nâfi‘i tekrar Kuzey Afrika’nın fethine memur etti. 682 yılında Mısır’a dönen Ukbe, Ebü’l-Muhâcir ve Küseyle’yi zincire vurdurdu. Önce terkedilmiş olan Kayrevan’ı alarak tahkim etti. Kayrevan’dan Orta Mağrib’e doğru ilerleyerek Zab ve Tâhert’te karşılaştığı Berberî ve Bizans kuvvetlerini mağlûp etti. Daha sonra Atlaslar’ı geçerek Tanca’ya ulaştı. Buradan güneye dönerek müslümanlar için büyük tehlike teşkil eden Büyük Atlaslar ve Sûs Berberîleri üzerine yürüdü. Bunları itaat altına aldıktan sonra güneyde Anti Atlaslar ve batıda Okyanus’a kadar olan sahada başta Masmûde ve Lemtûne kabileleri olmak üzere bütün Berberîler hâkimiyet altına alındı.
Ukbe bu fetihleri sırasında hareket üssü olan Kayrevan’dan oldukça uzaklaşmıştı. Yanındaki kuvvetleri de aldığı ülkeleri itaat altında tutabilecek güçte değildi. Üstelik Ukbe’nin davranışlarından rahatsız olan Küseyle kaçmayı başarmış ve ülkesine dönerek Ukbe aleyhine harekete geçmişti. Geç de olsa tehlikeyi farkeden Ukbe ordusunu kısımlara ayırarak Kayrevan’a dönmeye karar verdi. Kendisi sahil yolunu değil güneyde çöl yolunu takip etti. Bugünkü Biskire’nin hemen yakınında Tehûde adı verilen yerde Küseyle’nin kuvvetleriyle karşılaştı. Yanında 300 kadar süvari kuvveti vardı. Berberîler’le kahramanca savaştı ve şehid düştü (683). Bu yer halk arasında Sidi Ukbe olarak bilinir ve ziyaret edilir.
Ukbe b. Nâfi‘in şehid olması ve doğuda Emevî hânedanı arasında başlayan iktidar mücadeleleri Kuzey Afrika’yı kaderiyle başbaşa bırakmıştı. Berberî-Bizans ittifakı müslümanları Mısır sınırına kadar çekilmeye mecbur etmiş, sahil kısımları Bizans’ın, iç kısımlar Berberîler’in eline geçmişti. Kayrevan’ı zapteden Küseyle Evrâs bölgesindeki Berberî kabilelerini etrafında toplamaya başladı. Mısır Valisi Abdülazîz b. Mervân, Halife Abdülmelik b. Mervân’dan yardım istedi. Halife, Züheyr b. Kays kumandasındaki bir orduyu Mısır’a gönderdi. Berka üzerinden Tunus’a doğru harekete geçen Züheyr, Kayrevan yakınında Küseyle kumandasındaki Berberî-Bizans kuvvetlerini yenilgiye uğrattı, Küseyle de savaş meydanında hayatını kaybetti (69/688-89). Kayrevan tekrar müslümanların eline geçti. Züheyr bu başarıdan sonra kaybedilen toprakları tekrar ele geçirmek maksadıyla batıya doğru ilerlemeye başladı. Ancak Bizans kuvvetleri tarafından arkadan kuşatılma ihtimali karşısında geri dönmek zorunda kaldı. Bizans İmparatoru II. Iustinianos, Kuzey Afrika’da tekrar duruma hâkim olmak için İstanbul’dan bir donanma gönderdi. Sicilya’dan da takviye alan Bizans kuvvetleriyle yapılan savaşta müslümanlar yenildi ve Züheyr şehid düştü.
Müslümanların uğradığı bu son mağlûbiyet Berberîler’i yeniden harekete geçirdi. Evrâs bölgesindeki Berberî kabileleri Kâhine adı verilen bir kadının etrafında toplanmıştı. Halife Abdülmelik, Emevîler için ciddi bir tehlike oluşturan Abdullah b. Zübeyr bertaraf edildiği için Hassân b. Nu‘mân el-Gassânî kumandasında kuvvetli bir orduyu Kuzey Afrika’ya gönderdi. Merkezden ilk defa bu kadar büyük bir ordu gönderiliyordu. Hassân’ın ilk hedefi Bizans’ın elinde bulunan Kartaca idi. İslâm donanması da bu sefere katılıyordu. Şehir fazla mukavemet etmeden teslim oldu. Kartaca’nın zaptından sonra Kâhine üzerine yürüyen Hassân Berberîler’le yaptığı savaşı kaybederek geri çekildi. Şehir tekrar Bizans’ın eline geçti. Hassân halifeden istediği takviye kuvvetlerini aldıktan sonra Kartaca’yı ve Bizans’ın eline geçen diğer şehirleri zaptetti (698). Bundan sonra sıra Kâhine idaresindeki Berberîler’e gelmişti. Bütün bölgeyi ele geçiren Kâhine, müslümanların burayı zaptetmelerini önlemek için kale ve müstahkem yerleri tahrip ettirdi. Ancak yaptığı tahribat ve sert idaresi Berberîler’in ondan kopmasına sebep oldu. Diğer taraftan bunu fırsat bilen Hassân Berberî kabilelerini tahrik ederek kurulan birliğin dağılmasını sağladı. Nihayet 702 yılında Hassân kesin hücuma geçti. Yapılan savaşta Berberîler mağlûp oldu. Kâhine savaş meydanında hayatını kaybetti. Onun ölümü Berberîler’in dağılmasına zemin hazırladı. Diğer taraftan Hassân’ın müsamahalı politikası yavaş yavaş Berberîler’in Müslümanlığı kabul etmelerini sağladı. Bu bölgedeki İslâm fetihlerinin diğerlerine göre daha uzun bir zaman almasının başlıca sebepleri bölgenin hilâfet merkezinden uzaklığı, tabiat şartları, Bizans’ın mukavemeti ve nihayet uzun zamandır yabancı hâkimiyetinde yaşayan Berberîler’in fâtihlere karşı ülkelerini canla başla savunmalarıdır.
Hassân b. Nu‘mân’ın bu seferinden itibaren Berberîler İslâm devletinin tebaası olarak siyasî ve askerî olaylarda yer almaya başladılar. Zamanla bütün Berberîler bu yeni dini kabul ettiler. İslâmiyet’le birlikte Arap kültürü de bölgede yayılmaya başladı. Kur’an dilinin Arapça olması ve Arap kültürünün kendi kültürlerinden üstün bulunması Berberîler’in Araplaşmasında başlıca âmil olmuştur.
Berberîler’in Araplar’ın siyasî hâkimiyeti altına girmesi ve Müslümanlığı kabul ederek İslâm fetihlerine katılması, Araplar’la Berberîler arasında yapılan mücadelelerin sona ermesine yetmiyordu. Emevî hânedanının takip etmekte olduğu Arapçı politika sebebiyle gayri Arap unsurlardan müslüman olsalar bile cizye alınması, devlet idaresinde söz sahibi olmalarına imkân verilmemesi ve onların âdeta ikinci sınıf tebaa muamelesi görmesi, doğuda İranlılar ve Türkler, batıda da Berberîler arasında Emevî hânedanına karşı çeşitli hoşnutsuzlukların doğmasına ve isyanların çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Berberîler Emevîler’in bu politikalarına karşı Halife Hişâm b. Abdülmelik zamanında (724-743) isyan hareketlerini başlatmışlar, çeşitli muhalif dinî ve siyasî gruplarla iş birliği yapmışlardır. Sufriyye Hâricîleri’ne mensup Tancalı bir Berberî olan Meysere 740 yılında büyük bir isyan başlattı ve kısa sürede Gumâre, Miknâse ve Bergavâta kabilelerini etrafına topladı. Ancak kısa bir müddet sonra Meysere iç çekişmeler sebebiyle öldürülünce Berberîler’in başına Hâlid b. Hamîd geçti. Berberîler 740’ta Şelif’te Arap ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu durum bütün Mağrib’in ve hatta kısmen Endülüs’ün Berberîler’in hâkimiyetine girmesine sebep oldu. Bunun üzerine Halife Hişâm, Külsûm b. İyâz kumandasında büyük bir ordu gönderdi. İfrîkıye ve Mağrib’deki kuvvetler de Külsûm’e katıldılar. Berberîler’in kumandanı Hâlid b. Hamîd Orta Mağrib’de Vâdîsebû’ya kadar çekildi. Nabdura mevkiinde yapılan savaşta Külsûm’ün ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Külsûm savaş meydanında hayatını kaybetti. Bu mağlûbiyet Tunus’a kadar bütün Kuzey Afrika’nın Berberîler’in eline geçmesine sebep oldu. Kayrevan, Hâricîler’in Sufriyye koluna mensup olan Verfecûme Berberîleri tarafından işgal edildi (756). Kısa bir süre sonra bu defa Hâricîler’in İbâzî koluna mensup olan Hevvâre Berberî kabilesi Ebü’l-Hattâb el-Meâfirî kumandasında harekete geçerek Verfecûmeliler’i Kayrevan’dan çıkardı ve Trablus’tan Doğu Cezayir’e kadar uzanan sahada bir devlet kurdu.
Emevî hilâfetinin son yıllarında iç karışıklıklar sebebiyle devletin gücünün zayıflaması üzerine başlayan kopmalar Abbâsîler’in başa geçmesinden sonra da devam etmiştir. Kanlı bir ihtilâlden sonra idareyi ele geçiren Abbâsî hânedanı ülkenin batı vilâyetlerinde otoritesini kuramadı. Bu yıllarda Mısır’ın batısındaki bütün Kuzey Afrika ve Endülüs devletten kopmuştu. Halife Mansûr doğuda meşgul olduğundan batıya müdahale edemiyordu. Merkezî otoritenin zayıflaması ve hatta ortadan kalkması, Kuzey Afrika’da Berberî devletlerinin meydana çıkmasına zemin hazırlamıştır. Burada dikkati çeken husus, ilk devletlerin Hâricî veya Şiî olan kimseler tarafından kurulmasıdır. Bu kurucuların bazılarının Arap asıllı oldukları bilinmektedir.
Kuzey Afrika’da ortaya çıkan devletlerin başında, Tâhert merkez olmak üzere kurulan Rüstemîler Devleti gelmektedir. İbâzî Hâricîleri’ne mensup olan Abdurrahman b. Rüstem doğudan kaçarak Batı Cezayir’deki gayri memnun Berberîler’i kolaylıkla etrafına toplayabilmiş ve iki asır kadar devam eden bir devlet kurmuştur. VIII-XI. yüzyıllar arasında İfrîkıye’den Atlantik’e kadar uzanan sahada kurulan Berberî devletlerini şöylece sıralamak mümkündür: Sicilmâse ve çevresinde Midrârîler (772-977), Tilimsân’da (Tlemsen) Benî İfren, Rif’te Nakur Emirliği, Atlantik sahillerinde Bergavâta, Fas’ta İdrîsîler (788-985), Tunus’ta Ağlebîler (800-909), Doğu Cezayir’de Zîrîler (972-1148) ve Hammâdîler (1015-1152).
X. yüzyıldan itibaren kurulan devletlerin arasında İslâm dünyasında önemli roller oynayan büyük devletler vardır. Bunların başında, Mehdiyye’de kurulan ve Berberîler’in çoğunluğunu hâkimiyeti altına alan Fâtımîler (909-1171) gelmektedir. Berberîler arasında dinî duyguların galeyanı ile ortaya çıkan Murâbıtlar (1056-1147), Merakeş merkez olmak üzere bir devlet kurdular. Sünnî görüşü benimseyen, Abbâsî halifelerinin İslâm dünyasının mânevî lideri olduğunu kabul eden Murâbıtlar, Kuzey Afrika’nın büyük bir kısmını ve Endülüs’ü hâkimiyetlerine alarak bir asır kadar varlıklarını devam ettirdiler. Masmûde Berberîleri’ne mensup olan İbn Tûmert’in başlattığı tasavvufî ve reformcu dinî hareketi siyasî mahiyete dönüştüren Abdülmü’min el-Kûmî, Murâbıtlar’a son vererek Merakeş’te Muvahhidler (1130-1269) adıyla bir devlet kurmuştur. Tunus’tan Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan sahaya hâkim olan Muvahhidler bir asırdan fazla İslâm dünyasında siyasette, sanat ve fikir hayatında önemli roller oynamışlardır. Muvahhidler’in zayıfladığı ve ortadan kalktığı yıllarda Fas’ta Merînîler (1196-1465) ve Vattâsîler (1428-1549), Tilimsân’da Abdülvâdîler (1235-1550) ve Tunus’ta Hafsîler (1228-1574) gibi yeni Berberî devletleri ortaya çıkmıştır. Ancak bu devletler Murâbıtlar ve Muvahhidler gibi büyük roller oynamamışlardır.
VII. yüzyılın ortalarında Araplar’la münasebete geçen ve kısa bir süre sonra da onların siyasî hâkimiyetine giren Berberîler, İslâm dinini kabul ettikten sonra Araplaşmaya başladılarsa da bu süratli olmadı. Berberîler asırlarca kültürlerini ve dolayısıyla varlıklarını koruyabildiler. Arap idaresine karşı çıkan isyanlar, bu isyanlar sonunda kurulan devletler bunu göstermektedir. Fakat süratle gelişen Arap-İslâm kültürü karşısında ilkel sayılabilecek Berberî kültürü dayanamadı. Şehirlerde, ovalarda ve köylerde yaşayan Berberîler Araplar’la karıştılar, dillerini, âdetlerini ve hatta eski isimlerini terkettiler. Çok küçük bir Berberî azınlığı dağlık bölgelerde ve Büyük Sahrâ’nın Siyah Afrika sınırlarında varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Günümüzde Moritanya, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Nijer, Mali ve Yukarı Volta’da kendi dillerini konuşan ve geleneklerini sürdüren Berberîler’e çok küçük gruplar halinde rastlamak mümkündür.
II. SOSYAL HAYAT
Berberî toplumunun çekirdeğini aile teşkil eder. Aileler ortak bir meskeni paylaşan, aynı sofrada yemek yiyen ve aile reisinin kesin otoritesi altında yaşayan akrabalardan oluşur. Evlenen oğul babasının yanında kalmaya devam eder. Bu aile tipinde mâderşahî aile özelliklerine rastlanır ve erkek tek evlidir. Ancak günümüzde poligami yaygındır.
Özellikle Murâbıtlar döneminde halk sûfî kıyafetlerini taklit ederek sırtlarına bir aba alıp başlarına da sarıklar sarmaya başlamışlardır. Çeşitli renklerde elbiseler giyilmekle beraber Abbâsîler’in etkisiyle siyah renk ağırlık kazanmıştır. Sanhâce kabilesi mensupları gözlerden başka her tarafı kapatan bir örtü (lisâm: nikāb) kullanırlardı ve bundan dolayı “el-mülessimûn” adıyla meşhur olmuşlardı. Birbirlerini nikābsız tanıyamazlardı. Savaşta biri öldürülmüş ve nikābı da düşmüşse onu tanıyabilmek için nikābını yeniden takarlardı. Bu örtü sıcak ve soğuktan korunmak gayesiyle kullanıldığı gibi kadınlar bu sayede yüzlerini örterek düşmanlarıyla erkekler gibi savaşırlardı.
Bölgede çok çeşitli bayram ve törenler yapılırdı. Cenaze törenleri çok görkemli olur, özellikle mutasavvıfların cenazelerine kalabalık gruplar katılırdı. Dinî gün ve gecelerin dışında yapılan geleneksel tören ve bayramlar da vardı. Halk ordunun yaptığı gösterileri seyretmek için yollarda toplanırdı. Ayrıca cülûs merasimleri ve kazanılan zaferler de törenlerle kutlanırdı.
Yerleşik veya göçebe hayatı yaşayan Berberîler kabileler halinde teşkilâtlanmıştır. Kabile mensupları, kabilenin kurucusu olan veya kabileye adını veren ortak bir atadan geldiklerine inanırlar. Her kabilede peygamber veya bir velînin soyundan geldiğine inanılan şerif unvanlı bir din adamı bulunur. Bunların kabileler üzerinde büyük bir nüfuzu vardır.
Şehirlerdeki Berberîler İspanyol ve Mağrib mimarisinin özelliklerini taşıyan evlerde, köylerdekiler de kulübe ve çadırlarda yaşarlar. Steplerdeki Berberîler ise keçi veya deve kılından yapılmış çadırlarda barınırlar.
III. DİN
Berberîler İslâm’dan önce çeşitli dinî inanışlara sahipti. Tarihten önceki dönemde Berberîler’in dinleriyle ilgili izlere Cilâlı Taş devrinden kalma taş oymalarında ve resimlerde rastlamak mümkündür. Hatta bazı figürlerden ve sert kayalardan yapılmış hayvan heykellerinden onların putperest oldukları söylenebilir. Ancak son 3000 yıldır Kuzey Afrika birçok istilâlara ve yabancı medeniyetlerin etkisine mâruz kaldığı için gerçek Berberî dinini ve bu dinin özelliklerini kesin hatlarıyla ortaya koymak mümkün değildir.
Tabiat olayları Berberî dininin odak noktasını teşkil eder. Tabiata tapınma, Berberî dininin temel özelliklerinden biri olarak modern döneme kadar devam etmiştir. Herodot ve İbn Haldûn Berberîler’in ay ve güneşe tapındıklarını söylerler. Klasik dönemde en çok ilgiyi çeken Satürn ilâhı olmuştur. Satürn figürlerinin her yerde bulunması da bunu göstermektedir. Kayalar, dağlar, mağaralar ve su kaynakları Berberîler için kutsal yerlerdir.
Putperest olan Berberîler daha çok koç, antilop ve boğaya tapmışlardır. Bazı kabileler arasında ise sihirbazlık yaygındı. Bunun en güzel örneği, büyük bir kabile olan Cerâve’ye bir kadın kâhinin hükmetmesiydi. Berberîler arasında Mecûsîliğe ve Yahudiliğe mensup olanlar da vardı. Bunlar Suriye’de yahudi hâkimiyeti altında yaşadıkları dönemde bu dini benimsemişlerdi. Hıristiyanlığın yayılma çağında Kuzey Afrika’da yerleşik bir hayat süren Berberîler bu dini kabul etmiştir. Mısırlı rahipler vasıtasıyla yayılan Hıristiyanlık iç kısımlara sokulamamış, ancak sahilde tutunabilmiştir. Berberîler hâkim sınıfın yani Bizanslılar’ın mensup olduğu Hıristiyanlığa pek fazla rağbet etmemişlerdir. Berberîler’in kendilerine has özellikleri Hıristiyanlık’larına da yansımıştır. Şekillerle ilgili mahallî kült çok güçlü ve yaygındı.
Kuzey Afrika’da fetihlerde bulunan Ukbe b. Nâfi‘, Ebü’l-Muhâcir ve Hassân b. Nu‘mân Berberîler arasında İslâmiyet’in yayılmasında önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Daha sonra Mûsâ b. Nusayr davetçiler göndererek bu faaliyetleri devam ettirmiştir. Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz tarafından Kuzey Afrika valiliğine tayin edilen İsmâil b. Ebü’l-Muhâcir zamanında Berberîler arasında İslâm esaslarının iyice yerleştiği anlaşılmaktadır. Ömer b. Abdülazîz, tâbiînden Ebû Mes‘ûd b. Sa‘d ve Mes‘ûd et-Tücîbî’yi de İslâmiyet’i yaymaları için Kuzey Afrika’ya göndermiştir. Bu bölgede görev yapan vali ve kumandanlar, müslüman olan Berberîler’in dinlerini öğrenecekleri birer mektep olarak telakki ettikleri mescidlerin yapımına büyük önem vermişlerdir. Fakihler de eğitim ve öğretim faaliyetlerini buradan yönlendirerek Berberîler’in İslâmiyet’i tanıyıp yaşamaları hususunda önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu gayretlerin sonucu olarak II. (VIII.) yüzyılda Berberîler’in hemen tamamı müslüman olmuştur. Daha sonraki yıllarda başta Hâricîlik olmak üzere çeşitli mezhep ve cereyanlara katılan Berberîler’in çoğu amelde Mâlikî mezhebini seçmiştir. Mâlikî mezhebi âdeta bölge halkının tabii mezhebi sayılmış, başka bir mezhebe girenler düşman telakki edilmiştir. Bu arada II. (VIII.) yüzyılın başlarından itibaren Suriye’den gelen Araplar ve Vâsıl b. Atâ’nın adamları tarafından Mu‘tezile mezhebi yayılmaya başlamıştır. Hâricîliğe intisap eden Berberîler Mağrib’de pek çok isyan ve karışıklığa sebep olmuşlar, bu yüzden çok kan dökmüşlerdir.
Bu arada bölgede bazı yeni dinlerin zuhur ettiği de görülmektedir. Bunlardan ilki Bergavâta dini olup mensupları Yakuş adı verilen bir tanrıya tapıyor ve Sâlih adlı birini de peygamber olarak kabul ediyorlardı. Bu dinin en belirgin özelliği riyâzete önem vermesi ve bazı ahlâkî kuralları ısrarla takip etmesidir. Bir başka din de Hâ-mîm olup sabah ve akşam olmak üzere iki vakitte yerine getirilen ibadetleri vardı.
IV. DİL
Değişik lehçelerde konuşmakla beraber Berberîler’in ortak bir dile sahip oldukları muhakkaktır. Berberî dili, Sâmî dillerle irtibatı olan Kûşî veya Hâmî diller ailesindendir. Günlük ihtiyaçları ancak karşılayabilecek güçte olan Berberîce, düşünce ve kültürü ifade edecek bir yapıya sahip değildir. Kendine has bir ritmi olup uğultulu sesler çıkarılarak konuşulur. Berberîce Arapça’nın ifade zenginliği ve üstünlüğü karşısında uzun süre dayanamayıp silindi ve büyük ölçüde unutuldu. Kayrevan, Fas ve Merakeş gibi şehirlerin kuruluşundan sonra doğudan gelen birçok ilim adamı burada Arapça dersler vererek bölgede Arapça’nın yerleşmesini sağladı. Ayrıca bu hocaların derslerine katılan Berberî öğrenciler de Arapça’nın Berberîler arasında yaygınlaşmasında etkili olmuşlardır. Müslüman olan Berberîler yeni dini anlayabilmek için Arapça öğrenmeyi zorunlu görmüşlerdir. Öte yandan birçok Berberî İslâm kültür ve medeniyetini kaynaklarından öğrenmek ve kendi kabileleri arasında bu kültür ve medeniyeti yaymak düşüncesiyle doğuya gitmiştir.
İslâm dünyasında Türk, İran sanatı gibi kendine has özellikleri olan bir Berberî sanatından söz etmek mümkün değildir. Berberî sanatı ancak İslâm-Arap sanatı çerçevesinde mütalaa edilebilir.

BİBLİYOGRAFYA
İbn Abdülhakem, Fütûḥu Mıṣr ve İfrîḳıyye (nşr. Masse), Kahire 1914.
, I-XII.
el-İstibṣâr fî ʿacâʾibi’l-emṣâr (nşr. Sa‘d Zağlûl Abdülhamîd), Dârülbeyzâ 1985, s. 142-223.
İbn Ebû Zer, el-Enîsü’l-muṭrib, Rabat 1972.
, I-IV.
, VI-VII; a.e.: Histoire des Berbères  (trc. B. de Slane), Paris 1982, I-IV.
, I, 414-420.
İbn Ebû Dînâr, el-Müʾnis fî aḫbâri İfrîḳıyye ve Tûnis, Tunus 1286.
Ahmed b. Hâlid en-Nâsırî, el-İstiḳṣâ (nşr. Ca‘fer en-Nâsırî – Muhammed en-Nâsırî), Dârülbeyzâ 1954-56, I-IX, tür.yer.
Mefâḫîru Berber, Rabat, el-Hizânetü’l-âmme, nr. 1236.
H. Fournel, Les Berbères, Paris 1875.
S. P. Scott, History Moorish Empire in Europe, London 1904.
Cherles Diehl, L’Afrique byzantine, Paris 1896.
S. Gsell, Histoire ancienne de l’Afrique du nord, Paris 1913-28.
R. Basset, Recherches sur la réligion des Berbères, Paris 1910.
a.mlf. – G. Yver, “Berberîler”, , II, 525-534.
W. Marçais, Comment l’Afrique du nord a été arabisée, Alger 1941.
G. Marçais, La Berbérie musulmane et l’Orient au moyen âge, Paris 1946.
a.mlf., “La Berbérie du VIIe au XVIe siècle”, Mélanges d’histoire et archéologie, Algiers 1957.
A. Basset, “La langue berbère”, Handbook of African Languages, Oxford 1952.
Henri Terrasse, Histoire du Maroc, Paris 1949.
Hasan Ahmed Mahmûd, Ḳıyâmü devleti’l-Murâbıṭîn, Kahire 1956.
a.mlf., el-Ḥaḍâretü’l-İslâmiyye fi’l-Maġrib ve’l-Endelüs, Kahire 1980.
, s. 69-96, 112-113, ayrıca bk. İndeks.
Charles-André Julien, Histoire de l’Afrique du nord, Paris 1980, I, 49-62.
İsmâil el-Arabî, Devletü’l-Edârise mülûkü Tilimsân ve Fâs ve Ḳurṭuba, Beyrut 1403/1983.
, I, 147-154.
J. S. Trimingham, A History of Islam in West Africa, Oxford 1985, s. 10, 13-25, 28-30, 40, 46, 47, 128, 133, ayrıca bk. İndeks.
Jamil M. Abu’n-Nasr, A History of the Maghrib in the Islamic Period, Cambridge 1987.
R. Strothmann, “Berber und Ibāḍiten”, , XVII/3-4 (1928), s. 258-279.
W. H. C. Frend, “The Revival of Berber Art”, Antiquity, XVI (1942), s. 342-352.
Tadeusz Lewicki, “Prophètes, Devins et magiciens Chez Les Berbères Médievaux”, Folia Orientale, VII, Krakow 1966, s. 3-27.
a.mlf., “Du nouveau sur la liste de tribus Berbères d’Ibn Hawkal”, a.e., XIII (1971), s. 171-200.
Abdülhalîm Üveys, “Dirâsât fî ecnâsi’l-ḥaḍâreti’l-İslâmiyye (el-Berber)”, Mecelletü Külliyyeti’l-ʿulûmi’l-ictimâʿiyye, III, Riyad 1979, s. 239-256.
Ch. Pellat v.dğr., “Berbères”, , I, 1208-1222.
Bu madde ilk olarak 1992 senesinde İstanbul'da basılan TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 5. cildinde, 478-483 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.